18 Kasım 2011 Cuma

Bilim


    İnsanlar  temelde yatan kuramı arıyorlar, ama şimdiye kadar başarabilen
olmadı. Gödel'in gösterdiği gibi temel kuramın, aritmetiğin tek bir
aksiyom sistemiyle formüle edilmesi gibi, tek bir formülü olmayabilir.
Kuram bir haritaya benzeyebilir, Dünya'nın ya da bir çapa halkasının
yuvarlak yüzeyini tanımlamak için tek ve düz bir harita kullanamayız; her
noktayı gösterebilecek dünya için en azından iki, halka için dört harita
kullanmalıyız. Her harita ancak sınırlı bir bölgeyi gösterir, ama farklı
haritalar üst üste bindirildiğinde bütün bölgeyi görebiliriz. Bir dizi harita
yüzeyin tam bir betimlemesini sağlar. Aynı şekilde, fizikte de farklı
durumlar için farklı formüller kullanılabilir, ama iki farklı formül, ikisinin
birden uygulandığı durumlarda birbirleriyle örtüşmelidir.

   Eğer bu doğruysa, bir kuram tek bir varsayım sistemiyle ifade edilemese
bile, farklı formüllerden oluşan tam bir koleksiyon, eksiksiz birleştirilmiş
kuram olarak kabul edilebilir. Birleştirilmiş kuramın olmaması mümkün
mü? Yoksa bir serabın peşine mi düştük? Bu noktada üç olasılık var gibi:

1- Gerçekten eksiksiz ve birleştirilmiş bir kuram var (veya birbirini
tamamlayan formüller koleksiyonu var) ve yeterince akıllı olduğumuz bir
gün bu kuramı keşfedeceğiz.

2- Evreni açıklayan nihai bir kuram yok; sadece evreni gittikçe daha
doğru açıklayan, ama asla kesin olmayan sonsuz kuramlar dizisi var.

3- Evreni açıklayan bir kuram yok; belli bir boyutun ötesinde önceden
kestirilemeyen olaylar, rasgele ve keyfi olarak gerçekleşiyor.

   Bazıları, tam bir yasalar sistemi olsaydı, bu durum Tanrı'nın fikrini
değiştirme ve dünyaya karışma özgürlüğünü ihlal ederdi düşüncesine
dayanarak, üçüncü olasılığı savunacaktır. Ancak, Tanrı sonsuz güce sahip
olduğuna göre, eğer isteseydi özgürlüğünü ihlal edemez miydi? Bu biraz eski
bir paradoksa benziyor: Tanrı, kaldıramayacağı bir ağırlıkta taş yaratabilir
mi? Aslında, Tanrı'nın fikrini değiştirmek isteyebileceği düşüncesi, Aziz
Augustinus'un belirttiği gibi, Tanrı'yı zaman içinde var olan bir varlık olarak
hayal etmekten kaynaklanan bir aldanmadır. Zaman, Tanrı'nın yarattığı
evrenin bir özelliğidir. Galiba Tamı, evreni yaratırken ne istediğini
biliyordu!

Stephen Hawking

10 Kasım 2011 Perşembe

Yaratılış


İçinde bulunduğumuz uçsuz bucaksız evrenin nasıl var olduğu, nereye doğru gittiği, içindeki düzen ve dengeyi sağlayan kanunların nasıl işledikleri her devirde insanların merak konusu olmuştur. Bilim adamları, düşünürler asırlardır bu konuyla ilgili sayısız araştırmalar yapmışlar, pek çok teoriler üretmişlerdir. 

20. yüzyılın başlarına dek hakim olan görüş, evrenin sonsuz boyutlara sahip olduğu, sonsuzdan beri var olduğu ve sonsuza kadar da var olacağı şeklindeydi. "Statik evren modeli" adı verilen bu anlayışa göre, evren için herhangi bir başlangıç veya son söz konusu değildi. 

Materyalist felsefenin de temelini oluşturan bu görüş, evreni sabit, durağan ve değişmez bir maddeler bütünü olarak kabul ederken, bir Yaratıcı'nın varlığını da reddediyordu. 

Her şey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen bir düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan bu düşünce sistemi, Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenmişti. 

19. yüzyıldaki durağan evren modeli, başta belirttiğimiz gibi, materyalist felsefeye zemin sağlamıştı. Materyalist felsefeci George Politzer, bu evren modeline dayanarak, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında; "evrenin yaratılmış birşey" olmadığını öne sürmüştü ve şöyle demişti: "Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde Allah tarafından belli bir anda ve yoktan var edilmiş olması gerekirdi." 

Politzer evrenin yoktan var edilmediğini iddia ederken 19. yüzyılın durağan evren modeline dayanıyor ve dolayısıyla bilimsel bir iddia ortaya attığını sanıyordu. Oysa 20. yüzyılda gelişen bilim ve teknoloji, materyalistlere zemin sağlayan durağan evren modeli gibi ilkel anlayışları kökünden yıkmıştır. 21. yüzyılın eşiğinde olduğumuz şu dönemde, evrenin bir başlangıcı olduğu, yok iken bir anda büyük bir patlamayla yaratıldığı modern fizik tarafından pekçok deney, gözlem ve hesapla ispatlanmış durumdadır.

Ayrıca, evrenin, materyalistlerin iddia ettikleri gibi sabit ve durağan olmadığı, tam tersine sürekli bir hareket ve değişim içinde olduğu, genişlediği saptanmıştır. Bugün bu gerçekler bütün bilim dünyası tarafından kabul edilmektedir. 

Şimdi de bu çok önemli gerçeklerin bilim dünyası tarafından nasıl ortaya çıkarıldığından bahsedelim: 

1929 yılında California Mount Wilson gözlem evinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların, uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru yaklaşan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. Hubble'ın gözlemleri sırasında ise yıldızların ışıklarında kızıla doğru bir kayma farkedilmişti. Yani yıldızlar bizden sürekli olarak uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha keşfetti: Yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu. Konuyu daha iyi anlamak için, evreni şişirilen bir balonun yüzeyi gibi düşünmek mümkündür. Balonun yüzeyindeki noktaların balon şiştikçe birbirlerinden uzaklaşmaları gibi, evrendeki cisimler de evren genişledikçe birbirlerinden uzaklaşmaktadırlar.
"O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30)
Aslında bu gerçek daha önceden de teorik olarak keşfedilmişti. Yüzyılın en büyük bilim adamı sayılan Albert Einstein, teorik fizik alanında yaptığı hesaplamalarla evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Fakat o devrin genel kabul gören durağan evren modeliyle ters düşmemek için bu buluşunu bir kenara bırakmıştı. Einstein bu davranışını daha sonra, 'kariyerinin en büyük hatası' olarak adlandıracaktı. Daha sonra Hubble'ın gözlemleriyle evrenin genişlediği kesinlik kazandı. Peki evrenin genişliyor olmasının, evrenin varoluşu konusundaki önemi neydi?

Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu. Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacme" ve "sonsuz yoğunluğa" sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Evrenin başlangıcı olan bu büyük patlamaya ingilizce karşılığı olan "Big Bang" ismi verildi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı. 

Aslında sıfır hacim bu konunun teorik bir ifade biçimidir. Bilim, insan aklının kavrama sınırlarını aşan 'yokluk'kavramını ancak 'sıfır hacimdeki nokta' ifadesi ile tarif edebilmektedir. Gerçekte ise 'sıfır hacimdeki bir nokta' 'yokluk' anlamına gelir. Evren de yokluktan var olmuştur. Diğer bir deyimle yaratılmıştır. 

Modern fiziğin ancak bu yüzyılın sonlarına doğru ulaştığı bu büyük gerçek, Kur'an'da bize on dört yüzyıl önceden şöyle haber verilmekteydi:
"O Allah gökleri ve yeri yoktan var edendir." (Enam, 6/101)
Bilindiği gibi Big Bang teorisi, başlangıçta evrendeki tüm cisimlerin birarada olduklarını ve sonradan ayrıldıklarını göstermiştir. Big Bang teorisinin ortaya koyduğu bu gerçek de, zamanımızdan tam on dört asır önce insanların evren hakkındaki bilgilerinin son derece kısıtlı olduğu bir dönemde yine Kur'an'da şöyle bildiriliyordu:
"O inkar edenler görmüyorlar mı ki başlangıçta göklerle yer birbiriyle bitişikken, biz onları ayırdık ve her canlı şeyi sudan yarattık. Yine de onlar inanmayacaklar mı?" (Enbiya, 21/30)
Yani her şey, hatta henüz yaratılmamış olan "gökler ve yer" bile, tek bir noktadayken büyük patlama ile yaratılmış ve birbirlerinden ayrılarak evrenin bugünkü şeklini meydana getirmişlerdir. Ayetin ifadelerini Big Bang teorisi ile karşılaştırdığımızda tam bir uyum içinde olduklarını görürüz. Oysa Big Bang'in bilimsel bir teori olarak ortaya atılması ancak 20. yüzyılda mümkün olmuştur. 

Evrenin genişlemesi, Büyük Patlama teorisinin, yani evrenin yoktan var edildiğinin en önemli kanıtlarından biridir. Evren yaratıldığından beri süregelen bu gerçek, modern bilim tarafından ancak bu yüzyılda keşfedildiği halde Kur'an'da bu gerçek yine bundan on dört asır önce haber verilmiştir:
"Biz göğü 'büyük bir kudretle' bina ettik ve şüphesiz Biz (onu) genişleticiyiz." (Zariyat, 51/47)
Açıkça görüldüğü gibi, Büyük Patlama teorisi evrenin "yoktan var edildiği"nin, yani Allah tarafından yaratıldığının ispatıydı. Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist felsefenin temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oldu. Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:
"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Big Bang modeli, bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, dini kaynaklar tarafından savunulan bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklama olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim."
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilim adamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır. Ünlü Amerikalı astrofizikçi Hugh Ross bu gerçeği şöyle açıklar:
"Eğer zaman ve madde, patlamayla birlikte ortaya çıkmışsa, o zaman evreni meydana getiren nedenin, evrendeki zaman ve mekandan tamamen bağımsız olması gerekir. Bu bize Yaratıcı'nın evrendeki tüm boyutların üzerinde olduğunu gösterir. Aynı zamanda Yaratıcı'nın bazılarının savunduğu gibi evrenin kendisi olmadığını ve evreni kapladığını, sadece evrenin içindeki bir güç olmadığını kanıtlar."
Bu bilim adamının da söylediği gibi, madde ve zaman, tüm bu kavramlardan bağımsız olan sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı tarafından var edilmiştir. O Yaratıcı, göklerin ve yerin Rabbi olan Allah'tır.

31 Ekim 2011 Pazartesi


Kategorizasyon

Çevremizdeki insanları ve kendimizi, durup bir an izlediğimizde, aslında Kuran'ın ruhuna ne kadar ters davranışlarda bulunduğumuzu farkedebiliriz. Kuran bize her zaman, ne kadar özgün olduğumuzu hatırlatmaya çalışır. Aslında olaya Kuran açısından bakmayarak, sadece bilimsel bakış açısıyla da, akıl yolllu idrak edebilmeliyiz bunu.
Gelenek, görenek, çevre, ideoloji, vakıf, cemaat, cemiyet, mezhep, grup, moda, şekil... Tüm bunlar Allah'ın yarattığı olağanüstü özgün insana aykırı oluşumlardır. Bir insan hiç ama hiçbir konuda kendini kategorize etmemelidir. Bir kategoriye ait hissetmenin bazı davranışsal sonuçları vardır. En tehlikelisi ise ait olduğun gruptan medet ummaktır. (İyyâke na’büdü ve iyyâke neste’în. Yalnız sana kulluk eder ve yalnız senden mağfiret dileriz.) Bu farkında olmadan yapılan bir şirktir. Hiç bir insanın, istisnasız, aile de dahil, senin ölüm öncesi ve sonrası hayatına, Allah istemedikçe, hiç bir etkisi olamaz. Bir gruba ait hissetmek, grup üyelerinden günün birinde dünyevi uhrevi yarar göreceğini düşünmek, Kuran’ı hiç anlamadığını gösterir. İkinci bir kötü yanı ise, yukarıda saydığımız kategorizasyonların, senin davranışlarını, yaşama şeklini, giyinmeni vb.. belirli kalıplara hapsetmene yani şartlanmana yol açmasıdır. Kuran ın öğrettiği inançta, şartlanmalar ilk terkedilmesi gereken şeylerdendir. Dünyevi şartlanma ve şekilcilik, hiç bir insanın parmak izini bile aynı inşa etmeyen Yaratıcıya haksızlıktır.
Alemlerin Rabbi, yeryüzüne gelmiş en gelişmiş beyne sahip, tam tefekkür seviyesinde olan Peygamberimiz Hz. Muhammed’e ilk emir olarak “Oku!” demiştir. İlk kelime, ilk ayet “Oku”. Neyi oku? O ana kadar okunması gereken bir kitap bir yazı yok. Yazı okumaktan bahsedildiğini hiç sanmıyoruz. Şifreyi oku..., kodu oku... başlangıcı, süreci, sonunu.. insan hayatlarının nasıl bir etkileşimle birleştiğini, tüm hayatlar, evrende var olan tüm hareket ve olaylar yine tüm evreni nasıl etkiliyor oku. Tüm bu sistem nasıl kontrol ediliyor, dua dediğimizin sadece bizim hayatımızı değil, tüm dünyayı nasıl etkilediğini oku.
Allah maddesel evren sürecini hokus pokus yöntemiyle yaratmamıştır. İnsanoğlunun hala çözemediği ve çözemeyeceği, muhteşem ilmiyle yaratmıştır. Herşey evrensel kanunlara uygun işlemektedir. Tüm dünya fizikçileri ölçümler sonucunda evrenin genişlediğini, ilk büyük patlamanın radyo dalgalarını alıcılarını uzayın ne tarafına çevirilerse çevirsinler aynı şekilde aldıklarını, atomu oluşturan parçacıkların büyük patlamanın ilk evrelerinden günümüze nasıl evrim geçirdiğini artık net olarak biliyorlar. Zaten bulmaya çalıştıkları şey Allah’ın ilmi, yani yaratılış. Fakat inançtan geçirmedikleri için tıkanmaya mahkum bir çalışma. Bir şekil dua ediyorlar ama farkında değiller.
Canlılıkta ne yukarıdan indirme ile ne de tesadüfen başlamıştır. Evrende canlılığın olabileceği dünya gibi bir gezegen olma ihtimalini araştıran bilim adamları olasılığın yaklaşık, 1026 da 1 olabileceğini hesaplamışlardır. Yine bilim adamlarına göre evrendeki yıldız sayısı yaklaşık 7×1022 dir. Yani ikinci bir dünya olma olasılığı çok çok düşüktür. Bu da tüm evrenin insanın test süreci için yaratıldığını düşündürmektedir. Canlılığın evrimsel süreci, ilimle, Allah’ın ilmiyle artık netleşmiştir. Bunu inkar etmek sistemi OKU yamamaktır. Mitolojik masallar gibi inanç modelleri gelişmiştir. Ve bu modellere giyim sakal gibi şekiller eklemişlerdir. Bunu nyaparak hem kendilerini bir moda sokmakta yani kategorize etmekteler, hem de aslında Peygamberimiz gibi giyindiklerini iddia ederek aslında, o zamanlarda yaşayan kafirler gibi de giyindiklerini öngörmemişlerdir.

Yaklaşık 20 kadar ruhsuz insan türünden sonra, bir meteorla dinazor ismi verilen büyük hayvanlar yok edilir.. O dönemde neanderthal, homo erectus vs bikaç insan türü yeryüzünde bulunmaktadır. İki türün birbiri ile veya aynı türün kendi içinde yaşadığı tek gen mutasyonu ile homo sapiens yani, ilk ruhlu insan türü doğar. Adem… Bundan sonra tüm üreme tek kaynaktan yayılmaya başlar. Ruh tabir ettiğimiz, rabbimiz, yani teklik mertebesinde olan ve onun varlığından gayrı, maddesel veya hissel, hiç bir varoluş olmayan, tek mutlak güç Allah (cc) ın kendi esmasından bize bahşettiği özellikler bütünüdür. Hayvandan farklıdır çünkü, kudret, ilim, doğruluk, sorgulama gibi sayıları 99 olduğu varsayılan (aslında 100 ün üzerinde keşfedilmiştir) Allah sıfatından belirli ölçülerde almıştır. İnsanlar için hayvanlar veya bilgisayar oyunlarındaki yapay zeka ne ise, yaratıcımızla bizim aramizdaki durum benzer fakat ölçülemez derecede daha karmaşığı ve büyüğü olabilir.
Tüm varoluşu bünyesinde barındıran, Allah (cc), varlığında her an sonsuz sayıda, son derece dinamik bir yaratış ortamı bulundurmakta olabilir.Ve bu ortamda, kendi mevcudiyetinde bulunan sonsuz sayıdaki ismi, sıfatı yani manası, her an yeni bir formda, sonsuz karmaşık kombinasyonlar oluşturur ve bizim maddesel evrenimiz gibi nesnel veya hissel sonsuz sayıda varoluş şekli ortaya çıkar (Ayette Her an yeni şandadir denmektedir). Bizim evrenimiz de, bu ortamın içinde oluşmuş bir processtir ve Allah’ın Kitabında bu sürecin başlangıcı, süreç ve sonu hakkında her şey açıklanmıştır. Elbetteki bu Bilgi en çok mecaz sanatını kullanmıştır. Bunun sebebi ise, her ne tarihte olursa olsun, okuyan bir insanın, kendi evrim yelpazesindeki beyin kapasitesine göre, idrak edebilmesi ve teklik kavramını hissederek yakin olabilmesidir. Yakin olmakla, olmamak arasında sadece bir eşik değer vardır. Ve insan olarak varedilen her varlık kendi eşik değerini geçmekle sorumludur. Fakat bunun olmaması da, nasıl istatistik gibi Hak bir dünya bilimi varsa, Allah Katında bunun çok daha karmaşığı olan benzer bir durum da Haktır. Yani zaten olması gereken olmaktadır. Çünkü bu kodun yazıcısı kendisidir ve onun bir parçası olarak sizden bu şifreyi Oku! manız istenmiştir. Bunun nedenini daha sonra anlatacağız. Yanlış konuşmamaya çalışarak bize göre ortalama bir insan beyninin, Allah’ı algılayabileceği, en akla yatkın Allah tanımı bu şekilde yapılabilir.
Peki insan prosesi nasıl başlamıştır? İnsan, Allah’ın bünyesinde ve Allah’ın kendisine verdiği yaklaşık yüz manadan oluşan, bağımlı yapay zekaya sahip, hologramik yani hissel bir beden olarak yüksek mertebede yaratılmıştır. Meleklerin secde etmesi anlatımının altında insanın varolduğu konum etrafında bulunan varoluşların, insana göre daha az sayıda manadan oluşan varlıklar olması (hepsi iyi manlardan oluşan varlıklar olabilir, biri hariç) ve bunu kabul etmeleri esası var olabilir. Bu süreçte bir varlık İblis, (adını sonradan almıştır) tekliği kavrayabilecek bir mertebede olmasına rağmen, sahip olduğu manaların, insandakinden az sayıda olduğu fakat çok daha güçlü manalar olduğunu hissetmiştir. Bu his, ona insana doğru hamle yapmasına ve ilk insan ruhu Ademin buna kanmasına sebep olmuş, ve yaratıcımız Allah (cc), iblis ve insanı o anda aşağı mertebeye düşürmüştür. Bunu İlminin gereği olarak yapmış, ve yine ilminin gereği olarak, nihai konumlarını belirlemek üzere maddesel evreni big bang ile patlatarak bir Hak süreci başlatmış olabilir.
Günümüz adıyla homo sapiens, evrimleşerek uygun hale gelmiş beyni, ve son gen mutasyonu ile, beyinde yapılan son montajın ardından biyolojik beden içinde sürece dahil olmuştur. Bütün sistemlerin belirli kuralalar bütününe yani ilme dayandığı gibi, bizim maddesel evren sistemimiz de, barındırdığı yaklaşık sadece 100 elementin izin verdiği kombinasyon sayısı ölçüsünde bir ilme sahiptir. Ve bunlar yine Allah’ın ilmidir, yanlızca onun mevcudiyetini kurguladığımızda son derece ilkel kalmaktadır. Algılarımızın yüksek etkisi ile, beynimizin bir yerlerinde teklik bilgisi var olduğu halde, son derece üst düzey ve derin bir ortamda yaratılmış bir varlık olmamıza rağmen, insan, bulunduğu bu ilkel ortamı gerçeklik gibi algılama yolunu seçebilir. Bu istatistiksel bir biçimde de kurgulanabilir. İstatistik te, matematik, fizik gibi Allah’ın bu evren için koyduğu kurallara dayanan ilimlerdendir ve Haktır. Sonuçta, insanların, bu proses sonucu bir kısmının belirli bir konuma, kalanının çok daha farklı bir konuma gitmesi de istatistiksel olarak olası ve dolayısyla Haktır.
Bir iç proses olarak başlatılan canlılık hayatı, tek hücrelilerden başlayarak inanılmaz çeşitlenen bir evrim sürecinin ardından, yanlız 100 civarı elementten oluşabilecek tüm kombinasyonlar oluşturulmuş, bu kapsamda insan ruhu için uygun bir beden inşa edilmiş olabilir. Fakat beyin evrimi durmamıştır. İnsan en ilkel çağlardan bugüne dek sosyolojik etkenlerin de yardımıyla gelmiştir ve burda tüm insan çeşitlerinin , her tür çağda, her tür görünümde, her tür yaşta, her tür ortamda, zengin fakir, zenci sarı, çin kültürüne göre, amerikan kültürüne göre, olabilecek belki her tür insan, dna gibi harika bir şifreleme yöntemi ile test sürecinden geçmekte olabilir. Her beyin özgündür, ve yaşanan her hayatta öyle. Her insan kendi mücadelesini vermektedir. Ama bir çoğu bunun mücadele bile olduğundan bi haber dünya yaşamını tamamlamaktadır. Allah kendi mevcudiyetinde oluşturduğu, kodunu ve şifresini kendi yazdığı bir süreci yaratmaktadır, işte bu yüzdendir ki hikmetinden sual olunmazdır.
İnsanoğlu akıl yolu ile bazı mertebelere çıkabilir. Fakat asla, prosesi kendi için olumlu sonuçlandırmasına yarayacak, iman kilidi açık değilse, gereken eşik değeri geçemeyecektir. Bu evrensel varoluş sisteminin ilmidir. Bu ilimde cihaz beyindir, ve beyin gerekli bölümlerde gerekli filtrelerden geçirdiği algı sonuçlarını, yargı ve davranış olarak bir veritabanına yazar. Bedensel kilit açılana kadar cihaz sayesinde, gerekli gücü kazanmış veritabanı, hissel beden, kilit açılınca serbest kalır ve içinde bulunduğu boyutun tüm çekimlerine maruz kalır. Elbette bu o ortamı anlatmak için oldukça basit bir yoldur. Çünkü o boyuta geçiş aşamasında ve geçiş sonrası algılanacak herşey, dünya hayatında gördüğü hiçbirşeye benzemeyecektir. Bu korkuyu tarif eden bazı hadisler vardır. Böyle bir ortamın geçişi için hiçbir düşünce ve eyleme sahip olmayan bireyler için durum daha şaşırtıcı gelebilir. Dahası korku da çok daha şiddetli olabilir.

MaviKaan

3 Eylül 2011 Cumartesi

Tefekkür


Herhangi bir mesele hakkında düşünme, zihni yorma, derin düşünme ve işin şuuruna varma.
Tefekkere fiili, üç harfli olan "fekere" fiilinden türemiştir. Fekere kök fiili ve ondan türemiş olan tefekkere, efkere, fekkere ve iftekere fiilleri aynı anlamdadırlar. Tefekkürün zıddı, fikirsizlik ve düşüncesizlik demektir.
Tefekkür, insana mahsus bir özelliktir. İnsan, tefekkür sayesinde diğer varlıklardan ayrılır ve üstün olur. Tefekkür ancak kalpte tasavvuru mümkün olan şeyler hakkında yapılabilir. Onun için, Allah'ın yarattığı varlıklar hakkında tefekkür mümkündür. Fakat Allah'ın zatı hakkındaki tefekkür mümkün değildir. Çünkü Allah hiç bir şekilde suret olarak vasıflandırılamaz ve şekil olarak hayal edilemez (el-İsfahânî, el-Müfredât, İstanbul 1986, 578).
Hz. Muhammed (s.a.s)'e en çok etki eden ayetlerden biri, tefekkürle ilgilidir. İki kişi Hz. Âîşe (r.a)'ı ziyaret etmişler. Onlardan biri, "Hz. Muhammed (s.a.s)'de gördüğünüz etkileyici bir şeyi bize anlatır mısınız?" deyince, Hz. Âîşe (r.an) şöyle demiştir:
"Resulullah (s.a.s) bir gece kalktı, abdest alıp namaz kıldı. Namazda çok ağladı. Gözlerinden akan yaşlar sakallarını ve secde esnasında yerleri ıslattı. Sabah ezanı için gelen Hz. Bilâl (r.a):
"Ya Resulullah (s.a.s)! Geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız affedildiği halde, sizi ağlatan nedir?" deyince, o: "Bu gece Yüce Allah bir ayet indirdi. Beni bu ayet ağlatmaktadır" dedi ve ayeti okudu:
"Göklerin ve yerin yaratılışında, gecenin ve gündüzün gidip gelişinde elbette aklıselim sahipleri için ibret verici deliller vardır” (Âl-i İmrân, 3/190).
Ondan sonra Resulullah (s.a.s): "Bu ayeti okuyup da üzerinde tefekkürde bulunmayan, düşünmeyen kişilere yazıklar olsun" dedi.
Bu ayette, tefekküre davet edilen akıl sahiplerinin durumunu açıklayan bir sonraki ayetin meâli de şöyledir:
"Onlar ayakta, oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah'ı anarlar, gözlerin ve yerin yaratılışı üzerinde tefekkür ederler (düşünürler). Rabbimiz (derler), bunu boş yere yaratmadın, sen yücesin, bizi ateş azabından koru!.." (Âl-i İmrân, 3/191).
İbn Abbas (r.a)'ın naklettiğine göre, bazı insanlar Allah'ın zatı hakkında düşünmek istediler. Bunun üzerine Hz. Muhammed (s.a.s) bu hususta şu açıklamada bulundu:
"Allah'ın yarattıkları hakkında düşünün. Allah'ın zatını düşünmeyin. Allah'ın şahsı hakkında düşünmeye güç yetiremezsiniz"
Lokman (a.s) yalnız başına tenha bir yerde oturup tefekkürde bulunurdu. Kendisine: "Niye yalnız oturuyorsun? İnsanlarla oturup sohbette bulunsan, daha iyi olmaz mı?" diye sormuşlar. Lokman (a.s) şu cevabı vermiştir: "Uzun süre yalnız kalmak, tefekküre daha müsaittir. Uzun süre tefekkürde bulunmak da, insanı cennetin yoluna sevkeder"
Ömer b. Abdülaziz tefekkür hakkında şöyle demiştir: "Yüce Allah'ın nimetlerini düşünmek, en faziletli ibâdetlerdendir".
İmâm Şafiî de: "Herhangi bir konuda hüküm çıkarırken, tefekkürden faydalanın" diyerek, tefekkürün usûl ilmindeki önemine işâret buyurmuştur (Gazzâli, İhya, Beyrut, t.y. IV, 423 vd.)
Tefekkürün neticesinde insan geniş bir ilme sahip olur. İnsanın ilmi artınca da, kalbinin hali değişir. Onun neticesinde de, insanın hali ve hareketleri değişir. Görülüyor ki insanın bilgisinin artması ve davranışlarının düzelmesi, tefekkürle başlar. Onun için Yüce Allah Kur'an'da çeşitli hususları dile getirdikten sonra "... Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) insanlar için ibretler vardır" (en-Nahl, 16/11) demektedir. İnsanları tefekküre davet eden bu ifade Kur'an'da beş yerde daha geçmektedir (er-Ra'd, 13/3; en-Nahl, 16/69; er-Rûm, 30/21; ez-Zumer, 39/42; el-Casiye, 45/13).
Tefekkürle aynı kökten meydana gelen kelimeler, Kur'an'da onsekiz yerde geçmektedir.
Kur'an'da birçok ayette, akıl erdiren, düşünen, bilen insanlar için ibretler vardır denmekte ve tefekkür anlamını ifâde eden pek çok kelime kullanılmaktadır.
Olumlu tefekkür olduğu gibi, olumsuz tefekkür de vardır. Doğru olmayan tefekkürün neticesi de doğru olmaz. Ancak salim kalbe sahip olan insanların tefekkürü sağlıklı olabilir. İslam dininin istediği tefekkür, hiç şüphesiz sağlıklı olanıdır. İnsanları bu olumlu tefekküre davet eden bazı ayetlerin meâli şöyledir:
"O'dur ki arzı uzattı, orada sabit dağlar ve ırmaklar var etti. Orada bütün meyvelerden iki çift yarattı. Geceyi gündüzün üzerine örtüyor. Şüphesiz bunda tefekkür eden (düşünen) bir toplum için ayetler vardır" (er-Ra'd, 13/3)
"O'dur ki, sizin için gökten bir su indirdi. İçecekleriniz ondandır ve hayvanları otlattığınız ağaçlar, bitkiler ondan sulanıp filizlenmektedir. Onunla size ekin, zeytin, hurma, üzümler ve her çeşit meyvelerden bitirmektedir. Şüphesiz bunda, tefekkür eden (düşünen) bir toplum için (yaratıcının varlığına, kudretine ve hikmetine) işaret vardır" (en-Nahl, 16/10,11).
"Biz bu Kur'an'ı bir dağa indirseydik, Allah'ın korkusundan onu, baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün. Bu misalleri, tefekkür etsinler diye insanlara veriyoruz" (el-Haşr, 59/21) İslâm'ın bu kadar önem verdiği olumlu tefekkür, insanı taklitçilikten kurtarmaktadır. Meselâ, "dünya hayatı geçicidir; ahiret hayatı ise ebedidir. Ebedi olan şeyi geçici olan şeyden üstün tutmak daha iyidir" şeklindeki bir nasihatı dinleyip ahiret için çalışan insan, başkasını taklit ederek kendisini iyi yola sevketmiş olur. Fakat tefekkürün yani derin bir düşüncenin neticesinde bu kanaata varan ve ona göre bilinçli hareket eden kişi, her zaman için daha kârlı çıkar. Bilerek kötü şeyden korunmuş ve iyiyi tercih etmiş olur. Aynı zamanda başkalarını taklit etmekten kurtulur; kendisi başkalarına yol gösterir.
Nureddin TURGAY